Free clock



4/3/2009 · Kategori: iktibas

Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben
Düşeceksin sanırım kirpiklerimden..."
Hatırladınız mı şarkıyı? Gözyaşında nelerin saklı olduğunu, hangi hüznün ve elemin, hangi gamın ve kederin, hangi sevincin ve neşenin, hangi sevginin ve sevgililerin ve kimlerin saklı olduğunu anlatan, söyleyen ve "hüngür hüngür" haykıran bu güzel şarkıyı hatırladınız mı?
"Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben..."
Sizin göz yaşlarınızda neler saklı? Kime ve kimlere mesken yaptınız göz yaşlarınızı? O güzelim buğulu gözleriniz kime ve kimlere "yataklık" ediyorlar?
Sahi, nedir gözyaşı? Sığınak mı, barınak mı? Acı mıdır gözyaşı, sevinç mi?
Ve,
Nedir ağlamak? Neden ağlar insanlar, neden akıtırlar gözyaşlarını? Ve neden ağlamazlar? Neden ve niçin saklarlar gözyaşlarını? Neden ve niçin "iç"lerine akıtırlar "terkîbinde" nelerin saklı olduğu meçhul olan, kaynağı belirsiz o iki damla ıslaklığı?
"Gözyaşı Medeniyeti"nin mensupları neden ağlamazlar? Ağlamak bir "küçüklük" tezahürü müdür? Medeniyetinin hamurunun gözyaşı ile yoğrulduğu söylenen bir toplumda ağlamamakta neyin nesi oluyor? Nereden çıktı bu "karı gibi ağlama" lafları? O zaman siz "erkek" gibi ağlayınız... Yok hayır, "adam" ve "insan" gibi ağlayınız...
”Ağlamak... Nereden ve niçin geldiği belli olmayan iki damla sıvının "göz pınarları"ndan süzülerek, gözün "koruyucu melekleri" olan kirpiklerde bir yarım tur attıktan sonra, yavaş yavaş, kimseyi incitmeden, sadece kendi sahibinin "gönül telini" samimi bir şekilde titreterek, kendine has "eda"sı ile birlikte, yılların izini taşıyan "yüz" ün o kıvrımlarından süzülerek, bazen elin tersiyle silinerek, bazen de çene kenarlarından kayarak toprakla buluşma "eyleminin" adı..."Göz Pınarları." Bu harika tamlamayı mensuplarına hediye eden medeniyetin çocukları, niçin ağlamıyorsunuz? Yoksa, gözlerde bir "pınar" olduğunu, o "pınar"ın "gözyaşı" ile dolu olduğunu, zaman zaman boşaltılmazsa sahibini rahatsız edeceğini, "musluk"larını ne kadar sıkı sıkıya kapatsanız da "o"nun mutlaka kendine bir "yol" bulacağını, sizin "o"na yol vermemeniz halinde "o"nun kendi güzergâhını kendisinin çizeceğini ve "o" parlaksı, efsunlu, sahibine ayrı bir "güzellik" katan güzelim sıvının "içinize" doğru akacağını ve nihayet sizin ağlamamanız halinde, dışınızın ağlamaması halinde içinizin ağlayacağını bilmiyor musunuz? "İçin için ağlamak" tabirini hiç duymadınız mı? Öyleyse neden ve niçin "dışın" ağlamıyorsunuz?
Ağlayın... Allah aşkına ağlayın... Bazen sessizce, bazen hıçkırarak, bazen de bağırarak ağlayın... İçinizin ağlamaması için dışınızı ağlatın... Akıtın göz yaşlarınızı göz pınarlarınızdan...
Açın ellerinizi semaya, bükün boynunuzu, isteyin affınızı Yaratıcıdan ve ağlayın ki göreceksiniz meleklerinde sizin o ağlama "seansına" iştirak ettiğini...
Günahlarınızın affı için ağlayın, mazlumların ah’ını almamak için, Filistin’deki küçücük yavrular için, Çeçenya’da ve Bosna’da kirletilen namuslar için, biriktirdiğiniz altınlar ve dolarlar için, "Kapris"lerde kurum kurum kurulan kaprisleriniz için, gelmeyecek olan gençliğiniz ve gelmesi mukadder olan ihtiyarlığınız için, fuhuş borsasında alınıp satılan memleket çocukları için, Irak’ta-Keşmir’de-Somali’de-Kırımda ve dünya coğrafyasının her tarafında ezilen ve hor görülen ve sömürülen ve sürülen müslümanlar ve tüm insanlar için, diz üstü çökertilen bir medeniyetin bir kültürün yeniden şahlanması için, kendiniz için, ana-babanız için, pîr-i fânilerin sizin için akıttıkları gözyaşları için, çoluk-çocuğunuz için, benim için ve samimi dualarınızın kabul olunması için ağlayın... Elinizden "ağlamaktan başka bir iş" gelse de ağlayın "gelmese" de zira ki ağlamak başlı başına bir "iş" tir...
Peki siz gözyaşının terkîbinde nelerin olduğunu biliyor musunuz? Ağlama "işi" nin hangi hastalıklara "şifa" hangi dertlere "deva" olduğunun farkında mısınız?
Gözyaşının "renk körlüğü"ne iyi geldiğini bilir misiniz? Hani her şeyi "siyah ve beyaz" gören, arada kalan bütün renkleri "yok" sayan, görmeyen, grînin, yeşilin, mavinin, eflatunun ve diğerlerinin farkında olmayan "renk körü" gözleriniz var ya, işte onlara iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının gözdeki "perdelere" iyi geldiğini bilir misiniz? Hani o her şeyi "flû" gören, bir türlü net göremeyen, görmek istemeyen, al ve yeşil "lens’li gözleriniz var ya, işte onlardaki "bir türlü görmek istememe" hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz? Göremediğiniz zaman bilemeyeceğinizin, bilemediğiniz zaman ilgilenemeyeceğinizin, ilgilenemediğiniz zaman da ne ocakların söndüğünün, ne yuvaların yıkıldığının farkındasınız değil mi?
Gözyaşının kulaklara faydalı olduğunu, "duymama/duymak istememe" hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz? Hani o bir türlü kimseyi duymayan, uzakları geçtik yakınındaki ah’ları ve feryâd-u figânları işitmeyen kulaklarınız var ya, işte onlara en kaliteli "işitme cihazı" etkisi yaptığının farkında mısınız?
Gözyaşının burnunuza faydası olduğunu bilir misiniz? Hani o "iyi" olan şeylerin kokusunu bile unutan, akşamleyin komşusundaki pişen yada pişmeyen çorbanın kokusu ile ilgilenmeyen, hep sunî kokulara alıştığı için gerçek kokuları bir türlü alamayan, yahu "gül" ün kokusunu bile unutan burnunuz var ya, işte ona da iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının dilinize iyi geldiğini bilir misiniz? Hani o tatmış olduğu bütün nîmetlerin asıl sahibini unutan, unuttuğu için şükretmeyen, hep yanlışın sesini çıkaran, bir türlü doğru sesi çıkartmayı beceremeyen, şükrü unuttuğu gibi zikri de unutan, malayani şeylerle iştigâl eder hale gelen ve sahibine yani size "ölmüş kardeşinizin etini" yediren dilinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının ellere iyi geldiğini bilir misiniz? Hani o semaya açılmayı unutan, "yetimin başını okşama" hasletini kaybeden, hep "alan el" olmaya alışmış, bir türlü "veren el" olmayı beceremeyen/istemeyen, günahlarınızdan dolayı nasırlaşan ve kullandığınız "yan sanayi" kremlerin bile "görünmeyen" nasırlarınızı örtemediği ellerinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının ayaklara iyi geldiğini bilir misiniz? Hani o ana-baba kapısını çalmaya gitmeyen, mescidin yolunu unutan, bar ve pavyon gezmelerini "ezbere" bilen, dost gezmelerine ve hasta ziyaretlerine çağıranlara "bırakın bu ayakları" diyen ayaklarınıza iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının beyninize iyi geldiğini bilir misiniz? Hani o varoluş sebebi olan ve sizi hayvandan ayıran "düşünme" melekesini kaybeden, dumûra uğrayan, düşünemediği için işleyemeyen, işleyemediği için pas tutan ve sorgulama yeteneğini kaybeden, o yüzdendir ki "gelene ağam- gidene paşam" diyen beyninize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının aşırı kilolara iyi geldiğini bilir misiniz? Hani o sizi yerinize mıhlayan, hareket etme kabiliyetinizi unutturan, miskinleştiren, tembelleştiren, "yaşasın yemek yemek" teraneleriyle daha da obezleşen, ağladığınızda tüy gibi olup melekler katına yükselebileceğinizi bildiğinden göz pınarlarınızı dahî kurutan kilolarınız var ya, işte onları eriteceğinin farkında mısınız?
Gözyaşının damar sertliğine, migrene, hazımsızlığa ve özellikle çağın illeti olan strese; her nevî sosyolojik, psikolojik ve fizyolojik hastalıklara "şifa" olduğunun farkında mısınız?
Ve,
Gözyaşının kalbinize iyi geldiğinin farkında mısınız? Bütün kirli çamaşırlarınızı temizleyen ve hatta onları "beyaz ötesi" hale getiren temizlik maddelerinin temizleyemeyeceği kalbinizi temizleyen, sertleşmiş kalbinizi en kaliteli yumuşatıcının dahî yapamayacağı şekilde yumuşatabilen bir "GÖZYAŞINA" sahip olduğunuzun farkında mısınız?
O gözyaşının size bir "insaf", bir "vicdan", bir "yürek", bir "feraset" ve bir "GÖNÜL" olarak geri döneceğini biliyor musunuz?
Ağlayın, hemen ağlayın ve akıtın göz yaşlarınızı toprağa... Yoğurun göz yaşlarınızla toprağı ve sulayın... Göz yaşlarınızla yoğrulan ve sulanan toprak filizlensin, o filizleri de sulayın... Ve o filizlerden "gül" fidanları derilsin, rengârenk "gül" fidanları...Her taraf "güllük-gülistan"lık olsun göz yaşlarınızla... Ve "gül" insanlar yetişsinler o gülistanda, işi-gücü "gül" olsun onların, "gül alsınlar gül satsınlar, gülden terazi kursunlar, gülü gül ile tartsınlar..."
Ve,
Hemen ağlayın! Aynı zamanda bir "gözyaşı" Peygamberi olan son Nebî'nin "gül" kokan, "gül" pınarlarından "gül yaşı" olarak sizin için dökülen o mübarek "göz yaşları"nın hürmetine, hemen ağlayın...
Ve,
Asla, asla "timsah gözyaşları" olmasın "göz pınarlarınız" dan gelen göz yaşlarınız
Ve,
Ağlayınız, bazen "için için", bazen "dışın dışın", bazen "sessiz sessiz", bazen "hıçkıra hıçkıra", bazen "hüngür hüngür", bazen de "bağıra çağıra", ama yeter ki ağlayınız...
"Ağlamaktan başka elinizden bir iş" gelse de ağlayınız gelmese de... Zira ki ağlamak "BAŞLI BAŞINA BİR İŞ" tir, hem de çok ama çok önemli bir iş... Kendisine "husûsî" zaman ayrılması gereken önemli bir iş...
Hadi bakalım, şimdi "ağlama molası" veriyoruz...
VE
Allah "göz pınarlarınızı" kurutmasın...
AMİN…
ECMAİN…


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

24/9/2008 · Kategori: iktibas

Dergimizin kitapçı raflarında yer alacağı 1 Eylül günü muhtemelen Ramazan ayına girmiş olacağız. “Muhtemelen” diyorum zira henüz Ramazan’ın ruyet-i hilale (hilalin görünmesi) göre mi, yoksa astrolojik takvime göre mi başlatacağına karar verememiş bir ümmetiz. Her alanda hissettiğimiz tefrika hastalığımız, mübareğin başlamasıyla tekrar nüksedecek!

 

Birileri çıkıp, suçu Araplar’a atacak. Onların cahilliğinden, teknolojiyi yakalayamadığından, tıkıldıkları bedevi çadırlarından çıkamadıklarından dem vuracak. Güzide ülkemizin ise İslam’ı nasıl da layıkıyla yaşadığından… Oysa mevzunun hiç de ruyet-takvim meselesi olmadığını, zira bitişik Arap ülkelerinin dahi kimi zaman farklı günlerde hilali gördüklerini(!), farklı günlerde Ramazan’a başladıklarını, asıl mevzunun ise ümmetin başsızlığı, yetimliği, bölük pürçüklüğü olduğunu, kâfir sömürgecilerin, bu ümmetin Ramazan’da dahi birlik olmasına nasıl da tahammülsüz olduklarını bilemeden ahkâm kesecekler.

 

Bir hikâyede biz

 

Mesel o ya yolcunun biri gideceği köyü bulmak için yolda rastlaştığı bir ihtiyardan tarif ister. Tabi sorduğu köy, bulunduğu yerden epey uzakta olan bir köydür. Tecrübeli bir insan olan ihtiyar, yolcuya adresi tarif etmeden önce küçük bir sınavdan geçirir kendisini: “Hele biraz yürü de sonra bakarız” der. Adam da ne olduğunu anlamamsına rağmen birkaç adım da olsa yürür. İhtiyar, bakar ki adam pek bir yavaş, pek bir kaplumbağa yürüyüşlü. Döner ve der ki “Hemşerim, boşuna tarif isteme benden. Zira sen bu yürüyüşle o köye varamazsın”. İşte bizim halimiz de bu adamınkine benzer bir hal. Daha işin başında en hayırlı vasıflarımızdan biri olan “tek bir ümmet”** vasfımızın hilafına başlıyoruz, anların en değerlisini, değerli kılmaya.

 

Derken, Ramazan’la birlikte birden değişimler de başlayacak. Azı hayırlı çoğu şerli değişimler… Bir bakacağız ki on bir ay boyunca Müslümanların bütün kutsallarına saldıran, fuhşu, zulmü, alçaklığı pazarlayan basın yayın kuruluşları birden iman edecek ve Ramazan sayfaları sunacak bizlere, içerisinde Irak’tan, Afganistan’dan, Filistin’den nice can yakıcı, boğaz düğümleyici, iç sızlatıcı, utandırıcı haberle… İki yüzlülüklerini gözümüzün içine içine sokacaklar.

 

Kendi sesimizle duyurmaktan aciz olduğumuz dinimizi, bin bir çarpıtma ve teville duyuracak, prof-esyonel belamlar.

 

“Bizim”, dediğimiz medya kuruluşları da ne kadar “bizim” olduklarını yine gösterecekler. Onlar da ümmetin çeşitli bölgelerinden şehit haberlerini taşırken sayfalarına, ekranlarına, bilmeyecek ve bildirmeyecekler kardeşlerini katledenlerin bizim üslerimizden beslendiğini.

 

Oruç bozanların nüfusu daha da artacak yaz sıcaklarını bahane ederek, çoğunluğunu gençlerden bularak. Kızacak, öfkeleneceğiz ve unutacağız “özgürlük ve demokrasi”nin sadece başörtüsü serbestîsi sağlamadığını. Oruç tutmamak dâhil daha birçok buğzedeceğimiz şeyin “özgür birey”in haklarından olduğunu… Kısa vadeli çıkarlarımız uğruna İslam’ı hayata hâkim kılma davamıza yan çizmemizin, karşılaştığımız sorunlarla nasıl da yaman bir paralellik arz ettiğini göremeyeceğiz.

 

Birilerimiz de fakirlerimizi doyurmaya harcayacak bütün enerjisini; bizi fakir bırakanları göstermek yerine.

 

Hatimler indireceğiz binler ifade eden rakamlar adedince. Ama hayatımıza indirmeden, bilincimizi ayağa kaldırmadan.

 

İşte böyle bir Ramazan ahvali üzere bayram gelecek, ismine dair bütün anlamları yitirerek! Bayram gelecek, Irak’a uğramadan, Afganistan’a, Filistin’e, Keşmir’e, Doğu Türkistan’a… Bayram gelecek ağzının tadı kaçmış bir vaziyette. Bayram, bize son yüzyıldır geldiği gibi gelecek yine.

 

Bir dua, bir ayet, bir umut

 

Ramazan’ın ümmetin üzerindeki ölü toprağını atmasına, toparlanmasına, ayaklanmasına ve kendisin olan her şeyi ölümüne istemesine bir vesile olması duasıyla, bayramların bayram olduğu günlere erişmenin duasıyla; bayramımız “bayram” ola!

 

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır. (Nur–55)

 

Cevher Kara

 

 

 

* : Genç Tefekkür Dergisi’nin son sayıısından.

**: En’am–92.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/2/2008 · Kategori: iktibas

                                         

 

Müziğin duygulara müthiş vuruşlar yapabildiğini kanıtlayan bir yapım.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!